IMF’nin 50 tonu…

Türkiye ekonomisi, dünya küre üzerindeki diğer ekonomiler gibi zor günlerden geçiyor. Fakat zorluğun derecesi Türkiye özelinde farklı çünkü hem iktidardaki AKP hükümetinin son yıllardaki para ve maliye politikası tercihleri hem de 2018 kur krizinin halen devam eden yansımaları pandemi krizinin her gün derinleşen etkileriyle mücadelede Türkiye devletini nefessiz bırakıyor.

Açıklanan 100 milyar TL değerindeki ilk paket henüz AKP cenahlarında olan bitenin farkına varılmadığı, varılsa bile gerçeklerin çoğu zaman ilk refleks olduğu üzere reddedilerek savuşturulabileceğinin sanıldığı, Bakan Albayrak’ın halen yüzde 5 büyüme hedefinden bahsettiği günlere ait. Dolayısıyla, pandeminin asıl vurduğu kesimler için hemen hiçbir desteği ilk çıkan pakette bulmak mümkün değil.

Halbuki dünyanın tüm diğer gelişmekte olan ülkelerinde de olduğu gibi KVirüs sarmalından kapanan işletmelerin ağırlıklı olarak Küçük ve Orta Ölçekli (KOBİ) karakteri, sorunların dış ticaret, hizmet ve turizm sektörü odağı evrilmekte olan küresel ekonomik şokta devletlerin destek için hedeflerine düşük gelir sahibi emekçileri ve KOBİ’leri oturtmasını gerektiriyor. 2018 kur krizinden sarkan özel sektör borç ödemelerinin yoğunluğu da döviz talebi olarak eklendiğinde, KVirüs krizi ile mücadele biraz daha karmaşık bir hale geliyor.

Fakat ekonominin böylesi geniş bir kısmını suyun üzerinde tutabilmek için Türkiye’de kaynak yok.

Enflasyon yüzde 12 ile gelişmekte olan ülke ortalamasının üç katından fazla. Başkanlık seçimleri ile harcamalarda gaza basılması ve kur krizi sonrası merkez bankası yedek akçelerine el koymak zorunda kalacak şekilde harcamaya devam edilmesi ile bütçe açığı-GSMH oranı son yılda iki kat yükselerek neredeyse yüzde 4’te.

Ve cari denge, fazladan daha yeni yeni eksiye dönmekte; yani ülkeye giren yabancı kaynak yok. Büyüme, daha fazla büyüme uğruna merkez bankacılığının faizlerin son 10 ayda hızla aşağıya çekilmesi, faiz indikçe Türk lirasını tutabilmek için kamu bankaları ile yapılan döviz takas işlemleri yoluyla satılan dövizlerle merkez bankası rezervlerinin kurutulması da bugün yaşanan sorunlarda önemli bir diğer zayıf halka.

Döviz takası işlemlerine getirilen kısıtlama da Türkiye’nin zaten zorlaşan döviz çekme kabiliyetini neredeyse imkânsız hale dönüştürüyor. Türk lirasının son iki haftadaki hareketinin Fed bağlantılı iyimser dalgalanmadan etkilenmeyişi, döviz arzının döviz talebine yetmediğinin kanıtı. Hükümetin Fed ve Avrupa Merkez Bankası'nın başka ülkelerle yapılan takas işlemlerine Türkiye’yi de dâhil etme çabaları da nafile görünüyor ne yazık ki.

Keza Merkez Bankası'nın bağımsızlığını yarını düşünmeden ezmiş olmanın bedelinin sadece enflasyonda kontrolü kaybetmek değil,  bu gibi anlaşmaların dışında tutulmak olduğunu da böylece AKP hükümeti zor yoldan öğrenmiş oluyor. 

Türkiye ekonomisinin mevcut açmazları önceki yıllarda yapılan tercihlerin bir sonucu elbette, fakat bugün Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı durumla mücadele etmekte de elini kolunu bağlar nitelikte.

Türkiye’nin büyümek için dış kaynağa ihtiyacı oluşu yeni bir yapısal sorun değil.  2008’de biten son IMF standby anlaşması sonrası Küresel Finansal Kriz (KFK) eşliğinde sıfıra inen faizler ve aşırı küresel likidite, Türkiye’de yöneticilerin bu yapısal soruna rağmen dış sermaye çekerek büyüme yaratabilmesini sağladı.

Büyümenin kalitesi, başka bir ifadeyle bu ucuz kaynağın hangi alanlara yönlendirilerek büyüme elde edildiği ayrı bir tartışma konusu. Fakat bu sayede yönetimde oluşan özgüven, 2018 kur krizinin de Arjantin aksine IMF kaynağına başvurulmadan savuşturulmasında belirleyici oldu.

Her tercih kendi sonuçlarını doğurmakta elbette. 

Nasıl ki IMF’yi seçmenin AKP hükümeti açısından öncelikli maliyeti ekonomideki serbest atış alanlarını paylaşmak ve denetlenmek olacaktı ise, seçmemenin maliyeti de Türkiye’de bir kez daha önemli makroekonomik dengesizlikler yaratmak oldu. Ve bu tercihin sonuçları elde veri iken Türkiye şimdi KVirüsün ekonomik serpintileriyle hükümetin tüm başarı hikâyesi efsanelerine rağmen başa çıkamayacak aşamaya hızla geldi.

Arjantin örneğine bakınca, IMF tercihinin gerçekte bir demir leblebi olduğu sonucuna varılabilir.  Ancak, biliyoruz ki Türkiye’de 18 yıla yakındır iktidarda olan AKP hükümetinin IMF’den, IMF kaynaklarından imtina edişinin gerçek nedeni IMF ile anlaşmış olmanın gerektirdiği şeffaflık ve yönetim paylaşımı.  Bu ikisinin getireceği rasyonelliğin partizanlığı bıçak gibi kesmesi gereği.

Ekonomik döngüsel bir kriz olarak değil de dev bir doğal afet sonucu yaşanan mevcut ekonomik sorunların devasalığı karşısında bile AKP hükümetini IMF’ye yönelmeye engelleyen işte bu faktörler. 

Fakat IMF de bizim bildiğimiz IMF olmaktan artan bir hızda uzaklaşmakta. 

KFK sonrasında fakirleşen çoğunluğun seçimlerdeki tepkileri ile daha radikalleşen hükümetler göreve geldikçe, gelir dağılımı gibi faktörleri de radarına alan fon, virüs pandemisinin küresel ölçekte ekonomilerde yarattığı şoklar nedeniyle şimdi belki de bambaşka bir yapıya dönüşme yolunda.

Bu yolda Türkiye’de hükümetin o hiç arzu etmediği bağlayıcı standby tarzı kredi anlaşmalarının çok dışında fon imkânları üye tüm ülkeler için mevcut olmaya başlıyor.  Türkiye’de hemen herkesin yara aldığı bu sıra dışı 2020-21 yıllarında AKP’nin de kendi yaşamsal önceliklerine rağmen bir kapı bularak Türkiye’yi sıkıştırdığı köşeden kurtarması gerekli görünüyor. IMF’den başka çaresi var gibi de durmuyor.

1 trilyon dolarlık bir kaynağı çeşitli mecralardan kullandırarak KVirüs krizinin küresel ekonomiyi çökertmesine engel olmayı hedefleyen IMF’nin belki de en radikal işbirliklerinden bir tanesi Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile yaptığı.

Ödemeler dengesi krizleri ile mücadele etmek için kurulan IMF, sağlık harcamalarını listesinin en üstüne yerleştirirken, doktorlara, hemşirelere, hastanelere, tıbbi ekipman satın almaya ve en savunmasız insanlara yardım etmeyi öncelikli harcama alanları olarak belirliyor.  Aynı zamanda, işsizliği azaltmak, iflasları en aza indirmek ve zaman içinde iyileşmeyi sağlamak için ekonomi genelindeki önceliklerin desteklenmesi gibi başlıklarla geniş bir fonlama alanı yaratıyor.

Elindeki mevcut kaynak ve yöntemlerle en fakir ülkelerin borcunu Dünya Bankası ile beraber çalışarak silme aşamasında olan Fon, yine mevcut fonlama hatları arasındaki acil likidite desteği fonunu 50 milyar dolardan 100 milyar dolara çıkararak gelişmekte olan piyasaları desteklemeyi amaçlıyor.

IMF yapılacak anlaşmalarda, sağladığı fonların hedefli mali ve finansal yöntemlerle KVirüsten ekonomik anlamda olumsuz etkilenen bireylere ve firmalara yönlendirilmesi gereğinden bahsediyor. Vergi ertelemeleri, ücret sübvansiyonları ve en savunmasız kişilere nakit transferleri yanında, işsizlik sigortasının ve sosyal yardımın genişletilmesini öneriyor.  Reel sektöre yönelik kredi garantilerinin ve kredi şartlarının geçici olarak ayarlanması gereğinden bahsediyor. Hanehalkları ve işletmeler için devletler tarafından can simitleri dağıtılmasını istiyor.

Likidite baskılarının ödeme gücü sorunlarına dönüşmesini engellemesinin önünün kesilmesini ve böylece ekonomik toparlanmanın kolaylaştırılması gereğini anlatıyor. 

1 trilyon doları KVirüs krizine yönlendireceğini açıklayan IMF gibi bir kurum, yeni modeller geliştirirken tüm küresel ekonomik sistemin, insanların hayatlarını da içine çekerek beraber batışını engellemeye çalışıyor.

IMF kanatsız bir melek değil elbette.  Ancak eskinin dünyasında ekonomik krizlerin kaynağı temelde ödemeler dengesi bağlantılı olurken, bugünün küresel ekonomik örgüsünde sistemi koruyabilmesi için IMF’nin de kendisini tırtıldan kelebeğe dönüştürmesi gerekiyor.

Burada kilit nokta da zaten ABD, Avrupa ve Japonya gibi dev ekonomilerin IMF’ye 1 trilyon doların ötesinde fon katkısı yapıp yapmayacağı.

Türkiye’ye dönersek, Mayıs’tan öteye döviz bazlı dış borç ödemeleri yoğunlaşıp da ülkenin döviz kaynaklarının kuruduğu netleştiğinde, zor günler kapıda. Ne döviz takası, ne fon akımları, ne ihracat, ne turizm bu sene AKP’nin yardımına koşamayacak. Merkez bankası döviz rezervleri çoktan erimiş durumda.

Kapıda bekleyen sıkıntılı günleri aşabilmek için, AKP’nin sürükleyicisi Sayın Erdoğan’ın gerçeklerle kucaklaşıp bir an önce IMF’nin mecburen genişleyen kaynak hatlarından kendine uygun olanı seçmesi ve orta yol bularak gemisini kurtarması gerekiyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.