İnsan Hakları Eylem Planı’nda sorun: Erdoğan’ın inandırıcılığı ve söylem-eylem çelişkisi

Geçtiğimiz kasım ayı başında ‘yeni bir dönemi başlatıyoruz’ diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, ekonomik-demokratik reformlar sürecine geçildiğini, hukuk devletini güçlendirecek adımların kısa sürede ilan edilerek uygulamaya konulacağını söylemişti.

Aradan geçen yaklaşık beş aylık sürede sıkça aynı sözleri yinelendi. Nihayet 2 Mart’ta İnsan Hakları Eylem Planı adıyla, gelecek 2 yıl içinde ‘yapılması düşünülenleri’ içeren bir metin, Erdoğan tarafından Beştepe’ye davet edilen siyasetçilerin, hukukçuların, akademisyenlerin önünde okudu.

Artık sayısını unuttuğumuz ‘Yargı Reformu’ paketleri ve vaatlerinden bir yenisi daha, iktidarın icraatları, eylemleriyle iyimser beklentilerin en alt düzeye indiği reform söylemine inandırıcılık kazandırmak için kamuoyuna duyuruldu.

Cumhurbaşkanı, bundan 2 yıl önce de Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni Mayıs 2019’da saraya çağırdığı yüksek yargı mensupları, hakimler, savcılar, hukuk fakültelerinin dekanları, baro başkanları huzurunda duyurmuştu. Aradan 2 yıl geçti ortada somut hiçbir yargı reformu olmadığı gibi, yargı bağımsızlığını sıfırlayan yargıç-savcı tayinleri, mahkemelerin uygulamayı reddettiği Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarıyla, mevcut hukuksuzluk tablosu daha da ağırlaştı.

İnsan Hakları Eylem Planı’nı açıklarken, AYM’ye bireysel başvuru hakkını genişletmeyi, bireysel haklara dönük yargı, hukuk ve yasa teminatını güçlendirmeyi vaat eden Erdoğan, daha iki hafta önce iktidar ortağıyla birlikte AYM’den rahatsızlığını ilan ediyordu. AYM yapısını değiştirmekten, AYM’nin lağvedilmesinden söz ediyordu. AİHM’nin Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş hakkında verdiği ‘Hak ihlali ve tahliye’ kararlarını tanımadığını, bu kararların Türk mahkemelerini ve iktidarı bağlamadığını savunuyordu.

Eylem planıyla yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını, hakim teminatını ‘tahkim etmeyi’ vaat eden Erdoğan, aksine kısa süre önce AYM’yi, Yargıtay’ı iktidarın kontrolüne almak, yargı üzerindeki siyasi gücünü daha da pekiştirmek için peş peşe atamalar yaptı. İktidarın bürokratlarını, kendisine yakın savcıları, hakimleri AYM ve Yargıtay üyeliklerine tayin etti. Cumhurbaşkanının avukatları her gün ana muhalefet lideri de dahil onlarca kişiye suç duyurusu ve hakaret davaları açıyor. Erdoğan, kendi atadığı hakim ve savcıların görev yaptığı mahkemelerdeki yüklü tazminat davalarını sürekli kazanmakla da övünüyor.

Diğer yandan Cumhuriyet savcıları neredeyse tüm mesailerini, iktidarın ve MHP liderinin çağrıları doğrultusunda, başta HDP olmak üzere muhalefet milletvekillerine, liderlerine, parti başkanlarına meclisteki, mitinglerdeki konuşmaları üzerinden dava üstüne dava açıp, meclisi dokunulmazlık fezlekesi yağmuruna tutmaya harcıyor. Dokunulmazlıkları devam eden, yargıya intikal etmemiş milletvekilleri için, meclisin ve mahkemelerin kararını beklemeksizin, meclisi ve yargıyı yok sayarak hükmü Erdoğan veriyor; ‘Eller iner-kalkar, dokunulmazlıklar kalkar!

Erdoğan, eylem planında zaten mevcut 12 Eylül darbe anayasasının bile güvence altına aldığı, toplantı, gösteri demokratik protesto hakkının kullanılmasının hukuk güvencesi altında olacağını, düşünce ve ifade açıklamanın suç sayılmayacağını vaat ediyor. Aynı Erdoğan birkaç hafta öncesine kadar Boğaziçi Üniversitesi’ne yaptığı rektör atamasını protesto eden öğrencileri, öğretim üyelerini topyekûn ‘terörist, darbeci, hain’ ilan ederek yargılayıp hüküm veriyordu. 

Nitekim Polis yüzlerce öğrenciyi gözaltına alırken, mahkemeler de Erdoğan’ın sözleri doğrultusunda art arda genç öğrenciler için terör örgütü üyeliğinden tutuklama, ev hapsi, elektronik kelepçe cezaları verdi. Şimdi de 3 yıla kadar hapis cezası talebiyle öğrencilere yeni davalar açıldı. Erdoğan daha da ileri gidip, dört yıldır tutuklu Osman Kavala’nın eşi Prof. Ayşe Buğra’yı Cuma namazı çıkışında yaptığı açıklamada hedef göstererek, Boğaziçi eylemlerinin organizatörü olmakla itham etti.

Oysa Erdoğan eylem planında ‘milletimize taahhüdümüz’ sözleriyle sıraladığı 11 maddelik listede; 

“Adli ve idari işleyiş, masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkelerini koruyan, gözeten ve güçlendiren bir yaklaşımı merkezine alır. Hiç kimse, başkalarının kişilik haklarına saygı göstermek suretiyle yaptığı eleştirileri veya düşünce açıklamaları nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılamaz” diyordu.

Planda tutukluluğun ‘istisnai’ hale getirileceği, katalog suçların kapsamının daraltılacağı ve somut delil ilkesinin uygulanacağı vaat ediliyor. Ancak Erdoğan’ın konuşmasında yer alan aşağıdaki sözleri, adeta kendi iktidarındaki uygulamalarla Türkiye’nin içine düşürüldüğü durumu tarif ediyor:

“Tarih bize, ne zaman adalete sıkı sıkıya sarılmışsak o zaman yükseldiğimizi, güçlendiğimizi, huzurlu ve müreffeh bir toplum hâline geldiğimizi gösteriyor. Buna mukabil ne zaman da adalet yolundan sapmışsak, gerilediğimizi, zayıfladığımızı, iç ve dış sıkıntıların ağırlığı altında ezildiğimizi müşahede ediyoruz. Yakın tarih bize yaşadığımız acı tecrübelerle, mülkün temelinin adalet olduğunu, adaletin temelinde de hakları ve onuruyla insanın bulunduğunu öğretti. İşte bunun için bizim adalet davamızın pusulası insandır, insan onurudur, insanın sahip olduğu tüm haklarıyla hayatını sürdürebilmesidir”   

Bu çerçevede eylem planı, 9 amaç, 50 hedef, 393 faaliyetten oluşuyor ve sıralanan tüm ilkelerin 2 yıl içinde hayata geçirileceği vaat ediliyor. Ancak Erdoğan’ın eylem planını açıkladığı saatlerde TBMM’de basın toplantısı düzenleyen AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan ise kendisini mahkeme yerine koyarak "Yargı yolunu açmak için dokunulmazlıkları kaldıracağız. HDP hem siyasi hem de hukuken kapanacaktır" diyerek, Yargıtay’da bir gün önce başlatılan HDP soruşturmasının sonucu için ‘bağımsız yargıya’ talimat yolladı. 

Ertesi gün ise yine beşi HDP’li biri CHP’li sekiz vekilin dokunulmazlık fezlekesi daha savcılarca meclise gönderildi. O yüzden de iktidarın söylem ile eylem arasındaki tutarsızlığı, daha açıklandığı gün İnsan Hakları Eylem Planı’nın inandırıcılığını ağır hasara uğrattı. 

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, iktidarın 19 yıl sonra insan haklarını gündeme getirmesini, 19 yıldır ülkede insan haklarının olmadığının itirafı olduğunu savundu. Kılıçdaroğlu; “Bugün düşüncesinden ötürü hapishaneler tıka basa dolu. Eğer bir siyasi parti bir devleti 19 yıl yönettikten sonra kalkıp ben İnsan Hakları Eylem Planı açıklıyorum diyorsa o ülkede insan hakları yok demektir. 19 yıldır başkaları mı yönetti? 19 yıldır siz yönetiyorsunuz, 19. yılın sonunda diyorsunuz ki kimse düşüncesinden dolayı hapse girmeyecek” dedi.

Erdoğan, planın Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’ne yönelik taahhütler doğrultusunda hazırlandığını, en kısa sürede Vize Serbestisi için öngörülen ve henüz yerine getirilmeyen kriterlerin de hayata geçirileceğini ifade etti. Ancak, bu kriterler arasında terörle mücadele yasasının AB normlarına uydurulması, düşünce ve ifadenin terör suçu sayılmaması, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele için yasal düzenleme yapılması, kamu harcamaları ve ihale mevzuatının şeffaflığı vb. yer alıyor. 

AB ile 2016’da mülteci anlaşmasıyla birlikte imzalanan vize serbestisi mutabakatında yer alan bu kriterler için beş yıldır adım atmayan, aksine 15 Temmuz darbe teşebbüsü gerekçesiyle, terör suçlarının kapsamını genişleterek, önüne geleni terör suçlusu, terörist, terörle iltisaklı-irtibatlı ilan eden, kamu harcamalarının, ihalelerin büyük bölümünü Sayıştay ve meclis denetimden muaf hale getiren iktidarın, şimdi iki yılda hem bu kriterleri hem de 393 faaliyeti birden uygulamaya sokma vaadi, kimseye inandırıcı gelmiyor. 

O yüzden de eylem planı açıklanmasının zamanlaması, ağırlıkla dışa dönük, ABD ve AB ile gündemdeki sorunları erteleme, olası yaptırımları geciktirmeye dönük ‘günü kurtarma’ çabasından öte bir şey değil.

Erdoğan bu konuda gerçekten samimi niyete sahip olsaydı, geçmişte yüzlerce maddelik torba yasaları üç günde, bir haftada komisyonlardan ve genel kuruldan geçiren iktidar ittifakı, 2 yıla yayılacak bir eylem planı yerine, bu hedefleri içeren bir torba yasayı meclise getirip, hem içeride hem dışarıda inandırıcı olabilirdi. Böyle bir adıma muhalefet partileri de destek verir, süreç hızla hayata geçirilirdi.

Ancak Erdoğan iktidarının mevcut zihniyeti, söylemleriyle-icraatlarının taban tabana çelişmesi umut vermiyor.  Aslında mevcut anayasa ve yasalarda, Türkiye’nin 1949’da imzaladığı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde benzer düzenlemeler yer alıyor. Ancak pek çoğu uygulanmadığı gibi aksine iktidar, anayasa ve yasaları çiğnemekte, bu hakların kullanılmasını engellemekte, adeta suç icat ederek yargılama konusu yapmakta bir sakınca görmüyor.

Eylem planında sulh ceza hâkimliği kararlarına karşı dikey itiraz, yakalama kararı olanların gece yarısı evinde, kaldığı otelde gözaltına alınmadan doğrudan ifadeye götürülmesi, kadına karşı ısrarlı takibin ayrı suç olarak düzenlenmesi gibi önemli başlıklar bulunuyor.

Ancak yine inandırıcılık söz konusu değil. Örneğin, AKP’li Özlem Zengin çıplak arama mağduru kadın tutuklu-hükümlüler konusunda ‘onur, ahlâk, zaman’ kriterlerini ortaya attı. Kendisini cinsel imayla eleştiren bir avukat hemen gözaltına alınıp tutuklandı. HDP Eş Başkanı Pervin Buldan ise Türkiye’nin aşı haritası üzerinden esprili bir paylaşımda bulununca, AKP ve MHP’li siyasilerin, eski vekillerin ağır hakaret ve cinsel içerikli tacizlerine maruz kalmasına karşılık, hiçbir savcı harekete bile geçmedi. 

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na, Selahattin Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş’a yönelik sözlü cinsel tacizler, küfür ve hakaretlerde, muhalif siyasetçilere, gazetecilere, milletvekillerine yapılan silahlı-sopalı fiziki saldırılarda da yargıdaki bu çifte standart yaşandı. Bu da, yargının siyasi talimata ya da mağdurun siyasi kimliğine göre karar verdiğinin, öncelikle iktidar zihniyetinin değişmesi gerektiğinin en somut göstergesi.   

O yüzden iktidarın kadınlara yönelik suçlar, kadın hakları ile ilgili vaatlerini de ciddiye almak güç. Çünkü kadına yönelik şiddetle ilgili adım atılacağı vaat edilmesine karşılık, eylem planında İstanbul Sözleşmesi’nin adı bile geçmiyor. Sözleşmenin etkin biçimde uygulanmasından söz edilmiyor bile. Aksine Erdoğan ve iktidar partisi sözcüleri İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmekten söz ediyor.

Cumhurbaşkanı son söz olarak eylem planının nihai amacını ‘Yeni ve sivil bir anayasa yapmak’ olarak ilan etse de fiili duruma, iktidarın yaklaşımlarına, icraatlarına bakıldığında, bunun da altı boş bir gündem değiştirme gayreti olduğu apaçık ortada.

AKP ve MHP dışında, yeni anayasa konusunda iktidara güvenen, yaklaşımına destek veren, masaya oturmayı düşünen bir tek muhalefet partisi yok. Dolayısıyla, iktidar ittifakının yeni anayasa konusunu da muhalefete karşı ‘masaya oturmadılar’ deyip, seçim kozu olarak kullanacağı anlaşılıyor. Ya da referandum sayısını yakalayabilirlerse, iki partinin kafasına göre yazacağı bir anayasayı kabul ettirmeyi zorlayacaklar.

O yüzden, önümüzdeki günlerde açıklanacak ekonomik reform paketi de aynı yaklaşımın yansıması olarak görülebilir. Açıklanan eylem planıyla asıl amaç, yargıyla ilgili yeni adımlar atılacağı algısı yaratılarak, yatırımcı ilgisini ve olabilirse biraz dış kaynak çekmek olarak görünüyor.



@Ahval Türkçe