Can sıkıntısı ve rüzgar

Bugün ne yazsam acaba? Bir hastanın üzerine serilmiş yorgan gibi altında kaldığım can sıkıntısını mı? “Mutsuzluğun karşıtı hüzün değildir. Can sıkıntısıdır.” Kim söyledi bu sözleri bilmiyorum ama katılıyorum.  Buna da:

“Can sıkıntısının çaresi meraktır. Merakın çaresi yoktur.” Rüzgâr vuu vuu diyerek ötüyor.

Canlı olsa hep değişik yerlerde olacağı için canı hiç sıkılmazdı. Belki.  Belki onun da canını sürekli hareket hâlinde olmak, hiçbir yerde durup nefeslenmemek sıkardı. Düşünecek olursanız rüzgâr ilginç bir şey. Meselâ ne başlatıyor onu ve ne dindiriyor? Uzunluğu, genişliği, yüksekliği nedir? Eserken çok kararlı, kendinden emin. 

Hiç durmayacakmış gibi esiyor.  Panjurları gıcırdatıyor, kamışları yan yatırıyor, yaprakları konuşturuyor, serçelerin tüylerini kabartıyor. Küçük dairelerde yalnız yaşayan kadınları tedirgin ediyor. Yerdeki hafif şeyleri kaldırıp başka yerlere taşıyor. Güçlü, tehditkâr ve gürültülü. İstersem sökerim, koparırım, indiririm aşağı, diyor.

İstersem aniden susarım diyor ve gerçekten aniden susuyor. Üşütüyordu beni, şimdi üzerimdeki ince hırka fazla geliyor. Rüzgâr istediği yöne mi eser yoksa onu belirli yöne iten bir güç mü var? İşte şimdi ezan okunuyor.  Ezan bana çağrı gibi değil de haberci gibi geliyor, zamanın geçmekte olduğunun habercisi, aşağı yukarı aynı saatlerde beş defa tekrarlanan.   

Köyün minaresinden gelen ses, on on beş saniye sonra komşu köyün minaresinden de geliyor.  Aynı ses. Duyabilsem, banda alınmış bu ezanı bütün camilerin bütün minarelerinden birkaç saniye ara ile işitebilirim.

Dikkat etsem, acaba rüzgârın başladığı an ile bittiği ânı saptayabilir miyim? Yoksa uyku gibi hiçbir zaman tam üzerine parmak basılamayacak şekilde mi oluyor esmesi ve kesilmesi? Bir ara, günlerce, uyumaya çalışırken tam ne zaman uykuya dalacağımı belirlemeye çalışmıştım. Onu beceremedim çünkü tam uyuduğum an artık uyanık değildim. 

Ama rüya görmeye uyanıkken başladığımızı keşfettim. Bir ara, aynı anda, hem uyanık imiş gibi düşünceler geçer aklımızdan hem de uyuyormuş gibi rüya görürüz. Kısa bir andır bu. O anda ne düşünceler tam düşünce ne rüyalar tam rüyadır.

Sonra ikisi bir olur - iki ırmağın bir yerde aynı nehre akıp onun suyu olması gibi. Bu değişimin ne zaman başladığını, düşüncenin ne zaman rüyaya dönüştüğünü, uyanıklığın ne zaman bitip uykunun ne zaman başladığını asla bilemeyiz. 

Aynen canlı olmanın ne zaman bitip ölü olmanın ne zaman başladığını bilemeyeceğimiz gibi. Düşünceyi biz düşünürüz ama rüya kendi kendini görür. Rüzgâr olmasaydı yelken olmayacaktı. İlk insanlar, deniz yoluyla bir yerden bir yere uzun mesafeler kat etmeyi beceremeyeceklerdi.

Denizlerin ötesinde bulunan diyarlara mal satıp mal alamayacaklardı. Polenler ve tohumlar, kuru yapraklar düştükleri yerlerde kalacaklardı. Bulutlar bir yerden diğerine nasıl gideceklerdi?

Kuşlar nasıl kanatlarını açıp süzülebileceklerdi?   İyi ki rüzgâr var.

*Bu yazı Diyalog Gazetesi’nden alınmıştır 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.