Erdoğan muhalefeti fezleke tuzağına düşüremedi, Türkiye’yi orta gelir tuzağına düşürdü

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ocak ayında ikisi ev ziyareti olmak üzere bir haftada üç kez bir araya geldiği ittifak ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile bu hafta iki kez buluştu. Önce 2 Mart’taki İnsan Hakları Eylem Planı tanıtım toplantısının hemen sonrasında Beştepe Sarayı’nda baş başa görüştüğü Bahçeli’yi, bir gün sonra da 4 Mart’ta yine evinde ziyaret etti.

Siyasi kulislerde farklı söylemler ve iddialar ortaya atılırken, en somut görünen gelişme, muhalefet ittifakını çatlatmak, ayrıştırmak üzere Meclis’e getirilen HDP-CHP dokunulmazlık fezlekelerinin, planlanan senaryonun aksine, iktidar ittifakı içinde çatlak ve ayrışmalara, anlaşmazlıklara neden olduğu.

2 Mart’taki Erdoğan-Bahçeli buluşmasından hemen sonra Erdoğan TBMM Başkanı Mustafa Şentop ile de uzun bir görüşme yapmıştı. Meclis Başkanı ile Anayasa ve Adalet Karma Komisyonunda bulunan ve iki gün önce savcılıkların gönderdiği 10 yeni fezleke ile birlikte toplam sayısı 1346’ya ulaşan dokunulmazlık dosyaları değerlendirildi.

Gerçekte Meclis'e geliş tarihi ve sırasına göre komisyonda görüşülmesi gereken fezlekelerde tarama yapılması ve ağırlık HDP’de olmak üzere bazı eski fezlekelerin öne alınarak genel kurula indirilmesi yönündeki beklentiler bu görüşmeler sonrasında ağırlık kazandı. İYİ Parti (İYİP) Genel Başkanı Meral Akşener’in tavrı yanında, Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun açıklamaları da AKP-MHP ittifakının fezleke oylamalarında yalnız kalarak seçmen iradesini yok sayan konumuna düşebilecekleri ihtimalini artırınca, muhalefetten de ‘kabul oyu’ gelebilecek fezleke arayışına girişildi.

Akşener, terörün yanında durmalarının söz konusu olamayacağını ancak fezleke oylamalarında otomatik şekilde peşinen ‘evet’ oyu vermelerini kimsenin beklememesi gerektiğini ifade ederek, dosyaların içeriğine bakıp, yargının hazırladığı dava dosyası ve delillere, iddianamelere göre oy vereceklerini söylemişti. SP lideri Karamollaoğlu da partilerin kapatılmasına karşı olduklarını, bunu en çok yaşayan bir siyasi çizgiden geldiklerini vurguladıktan sonra iktidarın milletvekili dokunulmazlıklarını da kendi siyasi hesapları ve amaçları için kullanmak istediğini öne sürmüştü.

Tam bu aşamada MHP Hatay Milletvekili Lütfi Kaşıkçı’nın kendisi hakkında hazırlanan fezlekenin hemen genel kurula getirilerek, dokunulmazlığının kaldırılmasını istemesi, kendisi hakkındaki fezlekeye ‘evet’ diyeceğini belirterek TBMM Başkanlığına dilekçe vermesi, iktidar ittifakının yeni taktiğini açığa çıkarttı.

Dolayısıyla gelecek hafta Erdoğan Başkanlığında yapılacak AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nda (MKYK) alınacak karar doğrultusunda Meclis’te düğmeye basılacak ve ağırlıkla HDP ve CHP’liler olmak üzere, AKP, MHP, İYİ Parti ve Demokrat Parti’den (DP) de bazı milletvekillerinin dokunulmazlık dosyaları ayıklanarak genel kurula getirilecek. Meclis’e son bir haftada fezleke gönderilen isimler arasında, CHP’li Enis Berberoğlu, MHP’den ihraç edilen ve DP’ye geçen Cemal Enginyurt da bulunuyor.

Böylece hem MHP’nin ‘HDP kapatılsın, HDP’liler yargılansın’ talepleri için Bahçeli’ye ‘sus payı’ verilmiş olacak hem de kamuoyuna ‘bakın biz iktidar çoğunluğu olarak HDP’lileri meclisten tasfiye amacıyla değil, bağımsız yargının hazırladığı dava dosyalarında saptanan suç unsurları için kendi vekillerimiz de dahil ayrım yapmaksızın tüm partilere eşit tutumla dokunulmazlıkları kaldırma yoluna gidiyoruz’ mesajı verilecek.

MHP’nin ‘HDP kapatılsın’ çağrılarına yönelik olarak da AKP’den farklı açıklamalar gelmesi, bu konuda da AKP’nin MHP’den farklı düşündüğünü açığa çıkarttı. Grup Başkanvekili Cahit Özkan’ın ‘HDP’yi yargıda kapatacağız’ açıklamasının ‘Yargıya talimat’ olarak nitelendirilmesi ve tepki görmesi üzerine, ertesi gün diğer AKP Grup Başkanvekili Naci Bostancı’nın parti kapatma konusunda kendilerinin bir söz söylemesinin söz konusu olamayacağını, son sözü hukukun söyleyeceğini vurgulaması AKP içindeki çatlağı gösterdi. Daha sonra da Cahit Özkan yeni bir açıklamayla sözlerini düzeltme ihtiyacı duydu ve ifadelerinin yanlış anlaşıldığını, kendisinin HDP’yi sandıkta yenerek seçimle kapatacaklarını ifade etmek istediğini savundu.

Dolayısıyla, iktidar ittifakının HDP fezlekeleri ve parti kapatma söylemleri ile Millet İttifakı ve DEVA partisi, Gelecek Partisi gibi diğer muhalefet partilerini ‘terör’ üzerinden köşeye sıkıştırma, muhalefet cephesinde ayrışma ve çatlaklar yaratma planı göründüğü kadarıyla yürümedi. Bir anlamda muhalefet bloku ‘fezleke tuzağına’ düşmedi.

Kaldı ki, dokunulmazlıkları kaldırılacak vekillerin milletvekillikleri devam edecek. Hem mecliste olacaklar, bir yandan da yargılanacaklar. Şayet mahkûm olup, hüküm giyerlerse ve bu mahkûmiyet kararlarının önce İstinaf Mahkemelerinde onaylanması gerekiyor. Böyle bir durumda ise bu kez Yargıtay’a itiraz söz konusu. Yargıtay da olası mahkûmiyetleri onaylayıp, hükmü kesinleştirirse, bu sefer Yargıtay’ın kesinleşmiş kararının meclise gönderilerek, genel kurulda okunması ve böylece milletvekilliğinin düşürülmesi gerekiyor.

HDP Grup Başkanvekilleri Meral Danış Beştaş ve Saruhan Oluç düzenledikleri basın toplantısında fezlekelerin neredeyse tamamının, basın açıklamaları, meclis konuşmaları, paylaşılan twitter mesajları olduğunu dile getirirken, Diyarbakır’da eyleme katıldığı gerekçesiyle hakkında fezleke düzenlenen bir HDP’li vekilin ise o tarihte bir başka şehirde cezaevinde olduğunu ortaya koydular. Bu da iktidarın özellikle Erdoğan’ın ‘eller inecek kalkacak, dokunulmazlıklar kalkacak’ açıklamasıyla muhalefeti peşinen ve koşulsuz HDP fezlekelerine kabul oyu vermeleri için köşeye sıkıştırma çabasının ters teptiğini, CHP ve İYİ Parti’nin ‘önce dosyaların içeriğine, somut delillere’ bakma tavrının doğruluğunu teyit ediyor.

Muhalefet iktidar ittifakının fezleke hamlesini açığa çıkartıp, bu siyasi tuzağa düşmemeyi başarırken, aksine Erdoğan ve başında bulunduğu ekonomi yönetimi Türkiye’yi orta gelir tuzağına düşürmüş bulunuyor. Şimdi 19 yıl uygulanan ekonomi politikalarıyla orta gelir tuzağında çırpınan, çıkış yolu bulamayan ekonomideki yanlışların üstü, gelecek hafta açıklanacağı duyurulan Ekonomik Reform Paketi ile örtülmeye çalışılıyor.

1 Mart’ta açıklanan 2020 yılı dördüncü çeyrek ve yıllık büyüme hızı rakamları Türkiye’nin yıllardır orta gelir tuzağında debelendiğini, daha da geriye gittiğini gözler önüne serdi.

Neredeyse 2011 yılından bu yana ortalama 10 bin dolar düzeyinde takılıp kalan kişi başı milli gelirle, orta gelir tuzağındaki ülkeler arasına giren Türkiye aradan geçen on yılın sonunda, orta gelir düzeyinin de altına doğru gidiyor.

2001 krizinin hemen ardından uygulamaya konulan yapısal reformlarla düşük-orta gelir grubundaki ülkeler arasından çıkmayı başaran Türkiye, 2005’te AB tam üyeliğine adaylığın onaylanması, demokratikleşme adımları ve AB’ye uyum yasalarıyla hızla üst-orta gelir grubuna yükseldi.

Kişi başına düşen milli gelir 2013 yılında 12 bin 480 dolarla zirveye çıkarken, Erdoğan seçim kampanyalarında 2023 hedefini, kişi başına 25 bin dolar milli gelir ve dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisi arasında yer alacak bir Türkiye olarak ilan etmişti.

Oysa 2013’te ulaşılan milli gelir düzeyinden sonra Türkiye yıllardır bir daha bu düzeyi yakalayamadığı gibi ekonomiden demokrasiye, eğitimden yargıya her alanda düşüşe geçti. Milli gelirdeki gerileme son açıklanan rakamlara bakıldığında 2020’de de sert biçimde kendisini gösterdi ve kişi başı gelir 8599 dolar olarak açıklandı. Bu tutar, 2006’daki 7906 dolardan bu yana geçen 14 yılın en düşük tutarı.

Oysa yılardır üst orta gelir düzeyinde takılıp kalan Türkiye için iktidarın sürekli yinelediği hedef, üst gelir grubundaki dünyanın en zengin ülkeleri arasına yükselmekti. Bu gerçekleşmediği gibi, yıllardır aynı yerde sayan Türkiye şimdi yeniden alt orta gelir grubu ülkeleri arasına doğru iniyor. Diğer deyişle 2013’te görülen zirve noktasından bu yana 8 yıldır Türkiye hem ülke hem de bireyler olarak yoksullaşıyor, fakirleşiyor. Hem ekonomi hem de demokrasi fakiri bir ülke olma yolunda.

Bırakın 2023’te 25 bin dolarlık kişi başı milli geliri uygulanan siyasi ve ekonomik politikalarla 2023’e iki yıl kala bu hedefin üçte biri düzeyindeki bir kişi başı milli gelir düzeyine geriledi.

2008-2009 küresel finansal kriz sonrasında uluslararası piyasalarda bollaşan ucuz dövizden ciddi pay alan Türkiye ekonomisi, düşen kurlar ve değerlenen TL ile birlikte oluşan sanal tablonun süreceğini sanarak günü kurtarmaya devam etti. O dönemde düşük kur sayesinde sağlanan doğrudan yabancı sermaye akışıyla gelen paralar inşaata, betona gömüldü.

Şimdi gelinen noktada, kaynak girişi durdu, hızla krize giden ekonominin üzerine korona salgınının ağır faturası ve kayıpları eklendi. Erdoğan yeniden ekonomik, demokratik, yargı, hukuk reformlarını hatırladı, göstermelik şekilde reform ipine sarıldı ama artık çok geç, inandırıcılığı, güvenilirliği kalmadı.

Bir anlamda yıllar önce KUR’la gelen bolluk, KUR’la gitti! Erdoğan yönetimindeki Türkiye, orta gelir kapanına sıkışmış halde debelenip duruyor. Mevcut siyasi, ekonomik, diplomatik, demokratik fakirlik ortamında daha uzun süre bu tuzaktan çıkma ihtimali görünmüyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.